|
 Gemi ve Saray Gemi, eskiden adadaki askeri okulun iskelesinde demirli dururdu. Bayram günlerinde özenle süslenir, geceleri lambaları yakılır ve renkli ihtişamı adanın karşısına yayılmış olan büyük şehirden keyifle gözlenirdi. Bazı özel günlerde -ama sadece o özel günlerde- gemi demir alır, büyük şehirle adayı ayıran mavi sularda ardında bıraktığı köpükler ve kendisini inatla takip eden martılar kadar beyaz, süzülürdü. Gemi çok daha eskiydi aslında; büyük savaştan sonra, herşeye yeni baştan başlandığı yıllarda, devlet başkanının isteği üzerine alınmıştı. Gerçekte çok uzak bir ülkenin kralı için tasarlanmış, ama bazı aksilikler sonucu başkanın olmuş. Başkan gemiyi öylesine benimsemişti ki kısa bir süre sonra ikisi birden anılır olmuştu. Halk, geminin telaffuz edilmesi zor olan adım bilmez, "Başkanın beyaz gemisi" diye hatırlardı. Başkanın beyaz gemisi, şehrin iki yakasını birbirinden ayıran suları yararak gelir ve bu yakalardan birinin kıyısındaki sarayın rıhtımına yanaşırdı sessizce. Başkan ve geminin beraberlikleri çok sürmedi. Gemi yeni, alımlı ve zarifti ama ömrümün neredeyse tamamını savaş meydanlarında geçirmiş, binlerce ölüm, binlerce ihanet görmüş olan başkan o kadar yorgundu ki artık bir süre sonra deniz kıyısındaki sarayından hiç çıkmaz olmuştu. Vaktinin çoğunu pencere kenarına çekilmiş bir koltukta oturarak geçiriyordu. Zaten çok küçük bir kısmını kullandığı koca saray iyice sessizleşmişti. Eskiden içinde imparatorların yaşadığı o yaldızlı saray sanki küçülmüş, sahibiyle birlikte ölümü bekler olmuştu. Issız koridorlarında bazen ürkek bir uşak sesi duyulurdu veya yüksek tavanlarında yankılanan bir iki ses. Ama hepsi o kadar. Başkan, saraydaki günlerinin sonuna vardığı sıralarda bir gün, yine pencere kıyısında otururken, sevgili beyaz gemisinin geçtiğini gördü sarayın önünden. Gemi, askeri okul öğrencilerini gezintiye çıkarmıştı ve öğrenciler Başkanı görmek için yavaşlatmışlardı gemiyi sarayın önünden geçerken. Rivayete göre öğrencilerden bazıları denize atlayıp Saray'a doğru yüzmeğe başlamışlardı başkanı daha yakından görmek için. O gün başkan gemiyi son kez gördü. Kısa bir süre sonra da öldü. Son sözü "Aleykümselam" oldu ve bütün saatler hep aynı saati gösterdi artık. Aradan çok yıllar geçti. Ortasından deniz geçen şehir yine aynı şehirdi. Gemiyle sarayı soracak olursanız eğer, evet, onlar da hâlâ hayattaydılar. Hatta çok yakın bir zamanda Başkan'ın beyaz gemisi yine sarayın rıhtımına demirlemişti. Tıpkı eski günlerdeki gibiydi herşey, sanki zaman hiç geçmemiş gibiydi. Deniz yine eskiden olduğu gibi şıkır sikirdi dolunayın altında, beyaz gemi pırıl pırıl parlıyordu lambadan mücevherleriyle. Saray'ın kapıları açıktı yine tıpkı eskisi gibi, içeriden ışık fışkırıyordu geceye. İnsanın içi rahatlıyordu bu manzarayla, evet, hiç zaman geçmemiş gibi, ne güzel... Oysa, o sahne sadece tekrar ediyordu zamanın içinde, gerçek ise çok başkaydı; başkanın gemisi artık bir işadamının gemisi olmuştu. İşadamı para karşılığı zenginleri gezdiriyordu gemisiyle. Saray ise bir müzeydi şimdi, insanlar gruplar halinde geziyorlardı odaları, küf kokan salonları, başkanın koltuğuna oturup denizi seyrettiği odaya girip bakmıyorlardı etraflarına boş boş, küçük bir çocuk annesine soruyordu "Burada mı ölmüş, anne?" Saray ve gemi kendilerini yineliyorlardı zamanda. Zaman dolu dizgin akarken onlar da sonsuz kereler tekrarlanıyor, sonsuz kereler yeniden var oluyorlardı. sedef erkman
|